Yusuf 'a sultanlık kuyudan gelir.Ayağa düşen başa gelir.Bu böyledir.Hayat bir dairedir.İnsan bulunduğu sınırın tam karşısındaki noktayla denenir.Fe etemmehün ayetinin sırrına,başı sonu birleştiren,iki zıttı bir noktada tutabilen erer.Yüzünden nur akan peygamberin ayaklarına Taif te taşlar değer.Ayağından kan akarken o zürriyet duası eder..Bir hüzünlü anış sırasında aynı ayaklar Kudüs e Sidre i münteha ya,ve bilinmezlere değer.Göz kabe kavseyn yaklaşır da Rabbe ,şaşmaz,kaymaz,tıpkı ayaklar gibi.Göz ayağın istikametini belirler demek ki...
Sahi,bizi miraca çıkaracak bir Taifimiz var mı bizim..Dertsiz insan olmaz derler de,nedir Taif imiz bizim..Derdi ivazsız garezsiz bir güzel hüzne çevirip,'eğer bana dargın değilsen çektiğim hiç bir şeyden gam yemem' diyebildik mi hiç?Hüzün ki kalbe konan güzel kanatlı kuş,kanatları duadan...Hiç kimse kendi kendine sorununu çözemez,beni bana bırakma duasından çıkamaz mı bu sonuç da,içerdeki Allah çözer,değil mi ya...Kimse kendi ayakları üzerinde duramaz diyordu ya bir psikolog,ve biz kabul ediyorduk o deyince,gece yatarken duayı düşünmeden efendimizin,yüzümü sana döndüm,sırtımı sana dayadım,işimi sana havale ettim,kendimi sana teslim ettim....Fem i saadetin ıslandığı dualar bizim terapi yağmurlarımızdı, bilemedik..Şimdi bir burak bir refref isteyen şu kafesteki ruhlarımıza,Taiflerle dokunacak mirac...Açalım yaralı kuşların kafeslerini,istiğfarla ilham alarak Adem e bahşedilen kelimelerden.''Allah ım biz kendimize zulmettik,sen bağışlayıp affetmezsen hüsrana uğrayanlardan oluruz..''Tahiyyat mayası olsun namazımızdaki miracın,namazımız miracımız olsun,gök penceresi,ilaç gibi günde en az beş defa..Haddimizi bilelim,derdi ortaya döktükçe,gizlice yalvar yakar,Amener resulu kolyesini takalım boynumuza,bize çekemeyeceğimizi yükleme....
Sahi ne bizim Taif imiz,hayatın köşe imtihanları can,mal,evlat mı..Hastalık,borç,çocuk mu?Eş mi,eşsizlik mi,ayrılık mı ölüm mü,tutunulan tüm dünya dallarının kırılması mı..Tebliğ derdinden ne kadar da uzaklardayız değil mi,bir insan daha bulamadı hidayeti diye ne zaman ağladık acaba..Olsun kendi kendimize ağır dertleri yerine teslim edince,inşallah derdimiz Allah olsun..Ümmeti Muhammed e duamız kendimizden çok olsun.Efendimizin yaşamadığı hiç bir imtihandan geçmiyoruz,tesellimiz O olsun...
Mirac gecemiz bereketli olsun.Bize de kabımızca miraç nasip olsun...
ve kelimeler....kelimeler, seni istediğin şeyi aramaya teşvik etmeleri açısından yararlıdırlar ancak aradığını kelimelerle bulamazsın. Eğer bulabilseydin, bu kadar çabaya ve nefs mücadelesine gerek kalmazdı...
28 Haziran 2011 Salı
19 Haziran 2011 Pazar
Stockholm Sendromu ve Ruh Askısı
Ruh ve nefsin ilişkisi ne uzun soluklu..Cennette başlıyor,en korunaklı yerde,hepi topu bir yasak,sınırsızın içinde bir sınır..Ruhun yanında nefis..Ruh sonraya uzanan,geniş ve engin,öz..Nefis deniyle yetinen,dünyayla işi sığ,kabuk..Ve ikisi bir yerde,tüm zıtlıklar gibi,sahibi gidebilsin diye,engeli aşan ulaşsın diye..Musa ile Firavundan beri yerleşmişler her birimizin içine,kah Musa yız ruhumuzla,kah nefsimizle Firavun..Kendi krallığını kurup,'her şey'ini canının istediğine göre ayarlayan insan,kendi ' kendine yetebilen ' insanın,kendi kazanıp kendi yiyen,bugüne tırnaklarıyla kazıyarak gelen insanın,kendi doğrularını kıstas alıp 'eğitimini' buna göre sürdüregelen insanın mürebbisi kim olabilir ki,tabii ki KENDİSİ...Bunun sonu güç değil,özgüven değil,mutluluk değil,acı,saf acı...Yalnızlıklar içinde katıksız bir acı...Nefsin ruha çektirdiği acı..
Peki kimiz biz?Ben dediğimiz şey ne,ruh mu can mı benlik mi nefis mi...Canımın istediği derken can mı istiyor gerçekten,ne istediğine bakılmalı o zaman,istenilen şeyin niceliğine,niteliğine,neliğine...Mensubiyetine...Ben kimim,neyim ben?Bayan,anne,öğretmen,öğrenci,evlat,seven,kul?,şık,asil,marjinal,vs.Ruhun otuz kuşunu nerelere salmışım,tefekkür,tezekkür,aşk,sevgi kanatları,kabiliyet kanatlarını kimin emrine vermişim?Ruh askısına neler getirmiş kuşlar,neler bırakmış ötelere uzanmak için yaratılmış kanatları,yoksa alçaklardan çer çöp toplamış,değersiz şeylere mi takılmış ...Seveceği kimseyi mi şaşırmış,düşüneceği şeyi mi,neyi önceleyeceğini mi,neyi öteleyeceğini mi...Çünkü ne varsa ruh askımda,ondan ibaretim.Kimi seviyorsam oyum,derdim neyse o..İstediğim neyse o..Onun için zühd var,takva var...
İnsana kendinden çok acı çektirebilen yok onun için,kimse edemez bu kadar zulmü,bu Rabbinden,yüce olandan alıkoyuşu,bu boşverişi,bu gafleti kim kime nakış nakış işleyebilir ki?Hevasını ilah edineni gördün mü ayeti,bunu anlatmıyor mu,bu çelişkiyi...Kendi kendimize çektirdiğimiz acı..Ruhu nefse teslim edişimiz,sevdiğimiz şeyleri dünyaya ait zannedişimiz.Kendi kendimizi ilah edinişimiz.Çağrışım.Stockholm Sendromu...mu?...
Kişinin kendisine eziyet eden kişiye olan bağımlılığına,sempati duymasına hatta aşık olmasına,ya da öyle zannetmesine stockholm sendromu deniyormuş,ben yeni öğrendim...Bu durum aslında kendine eziyet eden kişiye kendini şirin göstererek,istediğini yaparak, rahatını korumayı veya kendini tehlikeden korumayı amaçlayan bir tür savunma mekanizması...Yıllaar yıllar önce Stockholm de bir banka soygununda rehinenin soyguncuya aşık olmasıyla isimlenmiş..İlginç...Soyguncu ve rehin..Nefis ve Ruh..Hangisi hangisine teslim olsun,seçelim...
16 Haziran 2011 Perşembe
Fatıma'nın Elleri
Can parçasını okudum,Kadın Oradaydıdan Fatıma yı tekrar okudum,Ehli Beyt serisinin Fatıma sını da.Ali Şeriati nin Fatıma Fatıma sı var bir de,onu bulamadım...Fatıma dan bana ne kaldı,yoğun hisler...Bir önceki yazının anafikri,ölümü güzelleştiren çileli bir hayat,hiç bir dönemi bizimkine eş değil,benzer değil...Hem saadette,hem dertte...Fatıma bir küçük kız,yanı başımdaki adaşı kızım gibi,Fatıma bir çocuk erkenden olgunlaşmış,öğrencilerimden biri yaşında belki,Fatıma çeyizi ve anasının özlemiyle peygamberin gözünü dolduran bir genç kız,gözünde titreyen umutlarla..Fatıma vefa,baştan başa,sevdiğinden sonra gülemeyen bir daha,ilk kavuşan,ayrılmayan..İçime dolan,boğazımda düğüm...Dönünce hatırlamak adına,Fatıma dan bana ne kaldı:
-Yetimliğimiz,ümmetçe,alemlere rahmet babamızı daha doğmadan kaybetmişliğimiz,yitikliğimiz...
-Fatıma nın ırmaklığı,Kevser in yoklukta saklanması, vahdetin kesrette saklandığı gibi
-Fatıma nın eli..Acıyla duvara yaslanan,ateş başında,ateş içinde,tüm kadınlığıyla,kitaplar atlamışlar sanki Fatıma nın sessiz,ama babada yankılanan kadın feryadını..Fatıma nın üstüne gül koklanmaz,o cennet kokar çünkü..Fatıma nın eli,Şifayla uzanan babasına,merhametle yavrularına,ve akarak ümmete..İnsanlar takı yapıp takmışlar,ninelerimiz ocaklarının üstüne yapmışlar..Dile destur,benim değil Fatıma ananın eli...
-Bir garip kuru ot hayali,çöl ortasında vaha gibi,kadınların medet umduğu,sımsıkı bir yumruk,kaynaya kaynaya açılan,doğuma vesile...Adı Fatıma ananın eli...
-Bir rüya..Çok eskilerden,Fatıma yı bilmezden önce,Cennet ül Baki den devşirilen koku şişeleri,ama içi gözyaşıyla dolu..Elimde Fatıma nınki...Bir koku hazırlığı,seçimde Bilal görevli,Fatıma nın çeyizi..
-Bir düğün yemeği..
-Çölden toplanan izhir otları,Allah ın aslanı Ali nin elinde,ama döndüğünde yok develeri,acı...
-Ölüme duyulan özlem,hayattan bıkma değil,arkasını düşünmeden..
-Babaya açılan pencere,ilk uğranılan,hep uğranılan olmak..
-Kadının yolunun çölden geçmekliği...
-Kırgınlık,gizem ve şiir...
Ve mersiyesi Fatıma nın,nasıl kadın kokan...
Maza aleyye men şebbe türbete Ahmed..
Enla yeşümme mede'z zamani gavaliya..
Subbet aleyye mesaibun lev enneha
Subbet alel eyyami sırne leyaliya...
Kim Ahmed in kabrinin toprağını koklarsa,
Zamanla hiçbir kokuyu koklamak istemez...
Üzerime öyle musibetler döküldü ki,
Gündüze dökülseler,onu gece yaparlardı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

